Matematikçilerin Hayatı
Bir hukuk profesörü olan Julius Levin
Ulrich Dedekind’in dört çocuğundan en küçük olan Julius Wilhelm Richard Dedekind,
Gauss’un doğduğu yerde, 6 Ekim 1831 günü Brunswich’te doğmuştur. Richard, yedi
yaşından on altı yaşına kadar doğduğu kentin Gymnasium’unda okudu. Erken
yaşlarda matematik dehası pek görülmedi. Onun ilk aşkları fizik ve kimya
olmuştur. Matematiğe, ilimlerin hizmetçisi gözüyle bakıyordu. Asıl yolunu
bulmakta da gecikmedi. Daha on yedi yaşındayken, fiziğin kullandığı düşüncelerde
birçok sakatlıklar keşfetti ve daha az eleştirilere uğrayan matematiğe döndü.
Çünkü, onun attığı her adım sağlam olmalıydı.
1848 yılında, Gauss’un Caroline Kolejine girmiştir. Bu kolejde, analitik
geometri, ileri cebir, diferansiyel ve integral hesabı ve yüksek mekaniği
öğrendi. 1850 yılında Göttingen Üniversitesine girdiği zaman, ileri çalışmalar
yapabilecek düzeyde ciddi bilgisi vardı. Buradaki öğretmenleri, sayılar kuramı
üzerinde pek çok yazısı olan Moritz Abraham Stren (1807-1894), Gauss ve fizikçi
Wilhelm Weber oldular. Bu öğretmenlerinden, diferansiyel ve integral hesap,
yüksek aritmetik, en küçük kareler yöntemi, yüksek jeodezi ve genel fizik
üzerinde sağlam temeller aldı. Buna karşın, burada da çok şeyler öğrenmediğinden
yakınıyordu. Doktorasını verdikten sonra birçok konuyu öğrenmek için kendi
kendine iki yıl çalıştı. Halbuki bu dersler, Berlin’de Jacobi, Steiner ve
Dirichlet tarafından parlak bir şekilde okutuluyordu. Dedekind, 1852 yılında
yirmi bir yaşındayken, Euler’in integralleri üzerinde kısa bir tezle Gauss’tan
doktorasını ve ünvanını aldı. Tez kısa ve bağımsız gibi görülüyordu ama, sonuç
hiçte öyle değildi. Onun ne olduğunu, ileride neler getireceğini, Gauss’un görüp
görmediğini kesin olarak bilemiyoruz. Görmüş olacağı umulabilir.
Dedekind, 1854 yılında Göttingen’e yardımcı doçent olarak tayin edildi. Bu
görevde dört yıl kaldı. Gauss, 1855 yılında ölünce Dirichlet Berlin’den
Göttingen’e taşındı. Dedekind, Dirichlet’in önemli derslerini üç yıl izledi.
Dirichlet’in sayılar kuramına ait eserine kendi cebirsel sayılar kuramını da on
birinci bölüm olarak katarak bastırdı. Bu sırada mesleğine yeni başlayan
Riemann’la dost oldu. Dedekind’in dersleri genel olarak hafifti. Yalnız iki
öğrencisine 1857 ile 1858 yıllarında Galois denklemleri kuramı dersini verdi.
Bu, Galois kuramının bir üniversitede resmi bir ders olarak verilişi ve
öğrenciler tarafından ilk kez alınışıdır. Cebir ve aritmetikte, grup kavramının
temel önemini ilk kavrayanlardan biri Dedekind’tir.
Dedekind, yirmi altı yaşındayken, Zürih Politekniği’ne 1857 yılında profesör
olarak atandı. Beş yıl burada kaldıktan sonra, 1862 yılında Brunswick’e dönerek
teknik okula profesör oldu. İşte, burada tam elli yıl gibi uzun bir süre
profesörlük yaptı. Kummer gibi Dedekind de çok uzun süre yaşamış ve ölümünden
pek az bir zaman öncesine kadar da matematikle uğraşmıştır. 12 Şubat 1916 günü
öldüğünde, bir nesilden beri, bir matematik klasiği olmuş bulunuyordu.
Dedekind’in dostu ve bazı eserlerinde onun izinden giden Edmund Landau, 1917
yılında onun anısına yapılan ölüm yıl dönümünde şöyle diyordu. “Richard Dedekind,
yalnız büyük bir matematikçi değil, eski ve yeni tüm matematik tarihinin tam
anlamıyla büyük olanlardan biri, büyük çağın son kahramanı, Gauss’un son
öğrencisiydi. O da kırk yıldan beri klasik olmuştur. Onun eserlerinden yalnız
biz değil, bizim öğretmenlerimiz ve öğretmenlerimizin öğretmenleri de çok şey
öğrenmişlerdir.”
Dedekind, ölümü olan 1916 yılına kadar fikir tazeliğini ve vücut sağlamlığını
korumuştur. Hiç evlenmemiştir. Romancı olarak tanınan kız kardeşi Julie’nin 1914
yılında ölümüne kadar onunla oturmuştur. Öteki kız kardeşi Matilda 1860 yılında
öldü. Erkek kardeşi tanınmış bir hukukçu olmuştu. Yaşamının tüm çerçevesi hemen
hemen bu kadarıyla biliniyor. Halbuki, onun irrasyonel sayıları kuruşunu,
Dedekind kesimleri olarak tüm öğrenciler bilirler. Ölümünden önce de o
kahramanlaşmıştı. Ölümünden on iki yıl önce, 4 Eylül 1899 günü öldüğünü
yazmışlardı. Kendi anı defterine, o günü çok sıhhatli, sağlıklı ve yemekte
Halle’li dostu Georg Cantor’la beraber geçirdiğini ve çok güzel ilmi bir konuda
konuşarak yemek yediklerini yazıyordu.
Dedekind’in çalışmaları genel olarak sayılar kuramı üzerine geçmiştir. En
önemlilerinden biri irrasyonel sayılarla olan Dedekind kesimidir. 1872 yılında
“Süreklilik ve İrrasyonel Sayılar” adlı eseri basıldı. Kesim kavramı kısaca
şudur. Bu kesim, rasyonel sayıları iki kümeye ayırır. Buna göre, birinci
kümedeki tüm sayılar ikinci kümedeki sayılardan küçüktür. Eğer böyle bir kesim
rasyonel bir sayıya karşılık gelmiyorsa, bu kesim bir irrasyonel sayı tanımlar.
Bu kesime de karşı çıkıldığını hemen belirtelim. 12 Şubat 1916 yılında öldü.
Jean Le Rond d’Alembert adı, Notre Dame de
Paris yöresinde küçük bir kilisenin adı olan Saint-Jean-Le Rond’tan gelmektedir.
Chevalier Destouches’in gayri meşru oğlu olan d’Alembert, annesi tarafından
gizlice Saint-Jean-Le Rond kilisesinin basamaklarına bırakılmıştı.
Çocuğu sabahın erken saatlerinde kilisenin basamakları üstünde mışıl mışıl
uyurken, kiliseye gelen papaz buldu. Hava oldukça da karanlıktı. Sabahın soğuğu
iliklerine kadar işlemişti. Kilise avlusunun kapısını açtı ve yavaş adımlarla
merdivenlere doğru yaklaştı. Basamakların üzerinde karanlık bir şey gördü. Köpek
veya yabani bir hayvan olabileceğini düşündü ve biraz da korktu. Biraz daha
yaklaşınca karartının hareket etmediğini ve hayvan olmadığını anladı. Kafasından
bazı düşünceler bir film şeridi gibi süratli bir biçimde geçti. Acaba bu ne
olabilirdi? Merdivenlere doğru tırmandı ve karartıyı artık iyice seçebiliyordu.
Örtünün bir ucunu kaldırdı. Bir de ne görsün, minicik bir yavrucak annesinin
sütünü yeni emmiş gibi mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünün açılmasıyla sabahın soğuğu
ciğerlerine kadar girdi. Arka arkaya bu temiz havayı burnundan çekti ve bol bol
oksijeni teneffüs etti. Soğuk onu biraz rahatsız etti. Hava da iyice
aydınlanmıştı. Çocuğun yüzü iyice fark edilebiliyordu. Yavaşça kucağına aldı ve
merdivenlerin basamaklarını dikkatlice çıktı. Cebinden çıkardığı anahtarla
kapıyı açtı ve bir eliyle de bebeği uyandırmamak için tüm gayretlerini harcadı.
Kendi odasına girdi. çocuğu masanın üzerine yatırdı. Kilisenin içi de soğuktu.
Sobayı yaktı ve odayı ısıttı. Bu tatlı ve güzel bebek uyandığında saat 10′u
geçiyordu.
Belediye ilgilileri, çocuğu fakir bir camcının karısına verdiler. Bu hayırsever,
fakir fakat sevgisi ve şefkati zengin olan kadın da bu küçücük ve kimsesiz
yavruya kendi çocuğu gibi baktı ve büyük bir dikkatle onu büyüttü. Daha sonra
annesinin ve babasının kim olduğu anlaşıldıysa da bu iyilik sever kadından
çocuğu ne almaya ne de istemeye gelen oldu. Yalnız, Chevalier, o zamanın
kanunlarına göre gayri meşru oğlunun eğitim ve öğretim parasını ödemeye mecbur
edildi. Kilise de peşini bırakmıyordu. Bu olayı ve bu aileyi d’Alembert
büyüyünceye kadar öğrenemedi. Kendi annesi ve babasından daha ileri sevgi ve
şefkatle büyütüldü. Oldukça da sıhhatli ve gürbüzdü.
D’Alembert’teki matematik dehası uyanmaya başlayınca, oğlunun oturduğu yeri ve
evi bilen öz annesi onu memnuniyetle yanına alacağını ve bakacağını bildirdi.
Küçük ve akıllı d’Alembert, “Sen benim üvey annemsin. Camcının karısı benim asıl
annemdir” diyerek onun bu önerisini geri çeviriyordu. Onu dünyaya getiren öz
annesi ve babası gibi, o da onları unuttu. Bir daha da adlarını andığı
görülmedi. Onun annesi ve babası, o fakir camcı ve onun karısıydı.
D’Alembert ünlü olduğu zaman bu ailesini unutmadı. Kendisine bakan, onların
sevgileriyle büyüyen camcının ailesini kendi ailesi olarak kabul ettiğinden,
fakir olan bu ailenin rahatlık içinde yaşamalarını sağladı. Bu aile yine kendi
küçücük evlerinde kalmayı uygun buldular. D’Alembert’te manevi anne ve babası
olan camcı ailesini öz annesi ve öz babası ilan etti. Yaşam süreci boyunca da
onlarla övündü ve onlara baktı.
D’Alembert artık bir saray matematikçisi ve ünlü biriydi. Gece ve gündüzlerin
uzaması veya kısalması probleminin çözümünü tam olarak d’Alembert verdi. En
önemli eseri, parçalı diferansiyel denklemler üzerinedir. Özellikle, titreşen
tellere ait buluşu çok önemlidir. Serilerin yakınsaklığına ait d’Alembert ölçütü
onundur. Kendi adıyla anılan çok sayıda teoremleri vardır.
D’Alembert, genç dostu Lagrange’ı güç ve önemli problemleri çözmeye yöneltiyor,
olanaklar ölçüsünde ona bir ağabey gibi davranıyordu. Beraber bir arada
olduklarında sözlerle ve ayrı olduklarında da mektuplarla, mide rahatsızlıkları
olan Lagrange’a önerilerde bulunuyordu. Mekanikte çok önemli buluşları olan
Fransız matematikçisi d’Alembert’in, dalga denklemi ve bu problemin kendi adıyla
bilinen çözümü ünlüdür.
D’Alembert’i yaşatan en önemli buluşlarından biri de biraz önce adını andığımız
d’Alembert ya da genel matematikte adı çok geçen bölüm ölçütüdür. Sonsuz terimli
serilerin yakınsaklığı, yakınsaklık bölgesini ve yakınsaklık yarıçapını bulmak
için bundan daha kullanışlı bir formül bulunamamıştır. Yine bu ölçütle,
serilerin analitik bölgelerini kolayca bulabiliriz. D’alembert, genel
matematiğin kurucularından biri olarak bilinir ve biri olarak kabul edilir.
İsviçre’li bir matematikçi olan Gabriel Cramer, 1704 yılında Cenevre’de doğdu. Cenevre’de matematik ve felsefe profesörlüğü yaptı. Berlin akademisine ve İngiliz Kraliyet Akademisine üye seçildi. “Cebirsel Eğrilerin Analizine Giriş” adlı kitabı 1750 yılında yayımlandı. Cramer’in bu kitabı, analitik geometri alanında yazılan ilk kitaplardan biridir. Cramer’in en büyük hizmetlerinden biri de, Jean ve Jacques Bernoulli’nin tüm kitaplarıyla, Leibniz’in “Commerciu Epistolcum” adını taşıyan mektuplarını bir araya getirerek toplu halde yayınlaması olmuştur. Bugün, denklem sistemlerinin çözümünde kullanılan Cramer kuralı oldukça kolaylık sağlar. Matematiğin gelişmesinde büyük katkıları olan Cramer, 1752 yılında Bagnols’da öldü
Bir Alman matematikçisi olan Elwin Bruno Christoffel, 1829 tarihinde Montschau, Rheinland’de doğdu. Önce Zürich Polytechnicum’unda, sonra Berlin ve Strasbourg Üniversitelerinde matematik profesörü olarak çalıştı. Özellikle; Abel fonksiyonları, cebirsel fonksiyonlar, parçalı türevli denklemler ve diferansiyel geometri üzerinde çalışmalarda bulundu. Riemann ile birlikte matematiğe tensör kavramını getirdiler ve tensör hesabı üzerinde çalıştı. 1900 yılında Strasbourg’da öldü.
Bir terzinin oğlu olan Jean Babtiste
Joseph Fourier, 21 Mart 1768 günü Fransa’ da Auxerre kentinde doğmuştur. Henüz
dokuz yaşındayken hem annesini ve hem de babasını yitirmiştir. Hayırsever Madam
Moiton ve Auxerre kasabasının baş rahibine ne kadar teşekkür edilse azdır.
Çünkü, bu hayırsever kimseler öksüz ve kimsesiz kalan Fourier’i şehirdeki askeri
okula gönderdiler. Fourier kendisini bu okulda çok iyi bir şekilde yetiştirdi.
Bu okulda kısa bir sürede kendisini gösterdi. On iki yaşındayken yazdığı dini
yazıları, Paris kiliselerinde okunuyor ve benimseniyordu. Bu sıralarda, güç
beğenen, titiz, inatçı, hırçın, sert ve şeytan bir çocuk kesildi. Matematikle
ilk karşılaşınca büyülenmiş gibi oldu. Kendi kendine neyin zararlı olduğunu
anladı ve kısa bir sürede kendi kendini iyi etti. Herkesin uyuduğu saatlerde
topladığı mum parçalarını birleştirerek gece paravanaların arkasına gizlenerek
ders çalışıyordu. İyi kalpli benediktenler genç dahiyi papaz olması için razı
ettiler. Fourier, müritliğini yapmak için Saint-Benoit manastırına gitti. Yemin
etmeden önce 1789 Fransız Devrimi ona yetişti. O, subay olmak istemişti. Fakat,
terzi oğluna subaylık diploması verilmediğinden, askeri papaz olmak istemişti.
İhtilal onu bu durumdan da kurtardı. Onun eski arkadaşları Fourier’in bir papaz
olamayacağını anladıkları için, geri Auxerre’e çağırdılar ve onu matematik
öğretmeni yaptılar. Hastalanan arkadaşları yerine onlardan daha iyi fizik ve
klasik dersler veriyordu. 1789 yılında yirmi bir yaşında denklemlerin sayısal
çözümüne ait bir çalışmayı Akademiye sundu.
Fourier, başlangıçta devrim tarafını tuttu. Daha sonraki terör ve şiddete karşı
da cephe aldı. Cahilliğin yenilmesi için Napolyon’a okullar açtırdı. Ecole
Normale’ de bu amaçla öğretmenler yetiştirildi. Bu okulun matematik kürsüsüne
öğretmen olarak atandı. Ders vermeleri bir ciddiyete soktu. Kendisi de orada tüm
hocalara örnek dersler veriyordu. Fourier, 1787 ile 1794 yılları arasını orta
dereceli okullarda öğretmenlik yaparak geçirdi. Fransız devrimi sırasında önemli
görevler aldı. Bu etkin görevlerden dolayı fazla göze battı ve 1794 yılında bazı
zamanlar da Auxerre hapishanesinde yattı. Hapishaneden çıktıktan sonra, EcoIe
Normale’de ve Ecole Polytechnique’te matematik öğretmenliği yaptı. Bu aralık,
denklemler kuramı ve uygulamalı matematikte bazı araştırmalarda bulundu. Fourier
serilerini ve Fourier analizini oluşturdu.
1798 yılında Napolyon Mısır’a giderken Fourier, onun yanında bu yolculuğa
katıldı. Mısır yolculuğunda Napolyon’a arkadaşlık etti. Bir yıl sonra, Napolyon
Fourier’i bu seferdeki ilim heyetinin başına atadı. Yukarı Mısır’da araştırma
yapma, kayıtları, yazıları inceleme ve tapınaklarda araştırma yapmalarını
istedi. 1801 yılında Mısır’dan Fransa’ya dönen Fourier’e Napolyon tarafından çok
ağır yöneticilik görevleri verildi. Bu dönüşten sonra 1803 yılında Baron oldu.
Bu kadar ağır ve yoğun yönetici görevlere karşın, Fourier yine araştırmalar için
kendine zaman buldu. Bu ara yine ısının matematik kuramı üzerine araştırmalarını
yaptı. En önemli çalışması “Isının Analitik Kuramı” adlı yapıtıdır. Bu eser,
1822 yılında yayınlandı. Fourier, ısının iletkenliği kuramı hakkında olan
araştırmasıyla, fizik matematiğin bugünkü gelişmesi çağını açmıştır. Bu nedenle,
bugünkü medeniyetimizin gelişmesinin büyük bir kısmını Monge ve Fourier’e
borçluyuz. Fourier’in yaptıkları pratik sahalarda oldukça çok kullanılır. El
kitaplarında verilen birçok kural onundur. Elektrik, ses ve radyo teknikleri
bugün herkesçe bilinir.
Fourier, Grenoble’ de kaldığı sırada kaleme aldığı “Isının Analitik Kuramı” adlı
kitabını 1807 yılında Akademiye sundu. Bu eseri çok tartışıldı ve beğenilmedi.
Raportörlükte, Laplace, Lagrange ve Legendre vardı. 1812 yılındaki ödül için
başka bir çalışma sunması istendi. Fourier, bu ödülü aldı. Fakat daha önce
sunduğu çalışmasının dönmesine çok kırıldı. Onun tartışmasız olan eseri, halen
yaşayan Fourier analizidir. Devirlilik kavramı, Ayın, Güneşin ve Dünya’ nın
hareketleri, gece, gündüz, mevsimler ve Güneşin lekeleri gibi olaylar hep bu
türdendir. Bundan sonra çok katlı devirlilik çıkacaktır. Fourier, 1807 yılında
kaleme aldığı eserini 1822 yılında bitirdi ve bu şaheser oldu.
1 Mart 1815 yılında Napolyon’ un Elbe Ada’sından kaçarak Fransız kıyılarına ayak
basınca, gelişen olaylar Fourier’i esir düşürdü. Bourgain’de bulunan Napolyon’
un huzuruna çıkarıldı. Napolyon’ un iğneleyici sözleriyle karşılaştı. Fourier
yeniden Napolyon tarafına geçti. Fakat, Napolyon’un yüzüne karşı da
“Kaybedeceksiniz” sözünü söylemekten kendini alamadı.
iktidarların sürekli el değiştirmesi ve karşılıklı ihtilaller Fourier’i güç
durumlara soktu. Bu çalkantılı dönemlerden sonra eşyalarını rehine verecek kadar
perişan oldu. Dostları onu açlıktan ölmesin diye Seine istatistik Bürosuna müdür
olarak atanmasını sağladılar. 1816 yılında Akademiye üye seçilmesine hükümet
karşı koydu. Ancak ertesi yıl üye seçilebildi. Bu onun için çok acınacak bir hal
oldu. Yine de rahat durmadı. Boş kaldığı zamanlarda çalışmalarını sürdürdü.
Fourier’in son yılları gürültü ve patırtı içinde sönüp gitti. Akademinin sürekli
katibi olduktan sonra kendine dinleyici bulmakta güçlük çekmiyordu. Napolyon
devrinde yaptıklarıyla övünmesi boşa giden çırpınışlardı. Artık O, dayanılmaz
bir gevezeden başka birisi değildi. İlmi çalışmalara devam edeceğine,
dinleyicilerine yapacağı büyük işlerden söz ediyordu. Aslında kendine düşen
görevi fazlasıyla yerine getirmişti. Son yıllarda kendi kendine övünüyordu. Onun
buna hiç gereksinimi de yoktu.
Mısır’da kaldığı süre içinde garip bazı alışkanlıklar da edinmişti. Çölün
sıcağının sağlık için en iyi bir ortam olduğuna inanmıştı. Bu nedenle bir mumya
gibi örtünüyor, çöl sıcağı kadar sıcak odalarda oturuyordu. 16 Mayıs 1850
yılında altmış üç yaşında bir kalp hastalığından veya bazılarına göre de bir
damar çatlamasından öldü. Medeniyetin izlerinin Fourier’in eserlerinde taşındığı
bir gerçektir.
Türk-İslam Dünyası astronomi ve matematik
alimleri arasında, ortaya koyduğu eserleriyle haklı bir şöhrete sahip Ali Kuşçu,
Osmanlı Türkleri’nde, astronominin önde gelen bilgini sayılır. “Batı ve Doğu
Bilim dünyası onu 15. yüzyılda yetişen müstesna bir alim olarak tanır.” Öyle ki;
müsteşrik W .Barlhold, Ali Kuşcu’yu “On Beşinci Yüzyıl Batlamyos’u” olarak
adlandırmıştır. Babası, Uluğ Bey’in kuşcu başısı (doğancıbaşı) idi. Kuşçu soyadı
babasından gelmektedir. Asıl adı Ali Bin Muhammet’tir. Doğum yeri Maveraünnehir
bölgesi olduğu ileri sürülmüşse de, adı geçen bölgenin hangi şehrinde ve hangi
yılda doğduğu kesinlikle bilinmektedir. Ancak doğum şehri Semerkant, doğum
yılının ise 15. yüzyılın ilk dörtte biri içerisinde olduğu kabul edilmektedir.
16 Aralık 1474 (h. 7 Şaban 879) tarihinde İstanbul’da ölmüş olup, mezarı Eyüp
Sultan Türbesi hareminde bulunmaktadır. Ölüm tarihi; torunu meşhur astronom
Mirim Çelebi’nin (ölümü, Edirne 1525) Fransça yazdığı bir eserin incelenmesi
sonucu anlaşılmıştır. Mezar yerinin 1819 yılına kadar belirli olduğu ve hüsn-ü
muhafazasının yapıldığı; ancak 1819 yılından sonra, Ali Kuşcu’ya ait mezarın
yerine, zamanının nüfuzlu bir devlet adamının mezar taşının konmuş olduğu
anlaşılmaktadır.
Uluğ Bey’in Horasan ve Maveraünnehir hükümdarlığı sırasında, Semerkant’ta ilk ve
dini öğrenimini tamamlamıştır. Küçük yaşta iken astronomi ve matematiğe geniş
ilgi duymuştur. Devrinin en büyük bilginlerinden; Uluğ Bey , Bursalı Kadızade
Rumi, Gıyaseddün Cemşid ve Mu’in al-Din el-Kaşi’den astronomi ve matematik dersi
almıştır. Önce,Uluğ Bey, tarafından 1421 yılında kurulan Semerkant Rasathanesi
ilk müdürü, Gıyaseddün Cemşid’in, kısa süre sonra da Rasathanenin ikinci müdürü
Kadızade Rumi’nin ölümü üzerine, Uluğ Bey Rasathaneye müdür olarak Ali Kuşcu’yu
görevlendirmiştir. Uluğ Bey Ziyc’inin tamamlanmasında büyük emeği geçmiştir.
Nasirüddün Tusi’nin Tecrid-ül Kelam adlı eserine yazdığı şerh, bu konuda da
gayret ve başarısının en güzel delilini teşkil etmektedir. Ebu Said Han’a ithaf
edilen bu şerh, Ali Kuşcu’nun ilk şöhretinin duyulmasına neden olmuştur.
Kaynakların değerlendirilmesi sonucu anlaşılmaktadır ki; Ali Kuşcu yalnız telih
eseriyle değil, talim ve irşadıyle devrini aşan bir bilgin olarak tanınmaktadır.
Öyle ki; telif eserlerinin dışında, torunu Mirim Çelebi, Hoca Sinan Paşa ve
Molla Lütfi (Sarı Lütfi) gibi astronomların da yetişmesine sebep olmuştur. Bu
bilginlerle beraber, Ali Kuşcu’yu eski astronominin en büyük bilginlerinden
birisi olarak belirtebiliriz.
ESERLERİ:
Ali Kuşcu’nun özellikle, matematik ve astronomi ile ilgili eserleri, gerçek ilmi
kişiliğini ortaya koymaktadır. Bu eserlerinin adları şunlardır;
Risale-i fi’l Hey’e (Astronomi Risalesi)
Risale-i fi’l Fehiye (Fetih Risalesi)
Risale-i Hisap (Aritmetik Risalesi)
Risale-i Muhammediye (Cebir ve Hesap konularından bahseder)
Tecrid’ül Kelam (Sözün Tecridi)
Risale-i Adudiye
Unkud-üz zvehir fi Man-ül Cevahir (Mücevherlerin Dizilmesinde Görülen Salkım)
Vaaz
İstiarad
Alman astronomu, matematikçisi ve
fizikçisidir. Daha çocukluğunda, erken gelişmiş zekası, matematiğe karşı
zekasıyla sivrildi ve Brounseweig dükünün ilgisini çekti. Dük, okul masraflarını
üzerine alarak O’ nu Göttingen Üniversitesine gönderdi. Henüz 16 yaşındayken
Herschel’in 1781 de keşfettiği Uranüs gezegeninin yörünge elemanlarını
hesaplayarak, Yer’in bir noktasından yapılan ölçülerle, bu gezegenin yörünge
elemanlarını bulmaya yarayan ve günümüzde hala kullanılan bir metot ortaya
koydu. 1798 de Helmesdt’e yaptığı bir inceleme gezisinden sonra, Braunschweig’a
döndü ve birkaç yıl içinde kendisini büyük matematikçiler sırasına koyacak bir
seri çalışma raporu yayımladı.
Sayılar üzerine incelemeleri topladığı Disqvisitiones Arithmetice’de (Aritmetik
Araştırmalara) (1805), eşitlikleri, ikinci dereceden şekilleri, serilerin
yakınsaklığını v.b. ele aldı. Piazzi tarafından 1810 da, küçük gezen Cerez’in
keşfinden sonra Gauss, çeşitli gökmekaniği araştırmaları yaptı, hayatının sonuna
kadar bağlı kalacağı Göttingen rasathanesine müdür oldu (1807) .Theoria Motus
Corporum Coelestium İn Sectionibus Conicis Solem Ambientium (Konik kesitIi ?
gökcisimlerinin güneş çevresindeki hareket kuramı) (1808) adlı ünlü eserini
yazd1. Legendre ile hemen aynı zamanda düşündüğü ve daha önce 1797 de
yararlandığı ?- en küçük kareler metodundan (1821) başka, yanılmalar teorisi ve
iki terimli denklemlerin çözümü için genel bir metot buldu; uygun-tasvir üzerine
araştırmalar, yüzeylerin eğriliği ve Disqvisitiones Generales Carca Sperficien
Curvas’ta (eğri yüzeyler üzerine genel araştırmalar) (1827) , ispat ettiği ünlü
teoremi de yazmak gerekir. Bu teoreme göre, bükülebilen fakat uzatılamayan bir
yüzeyin eğriliği, yani eğriliklerinin çarpımı değişmez.
Göttingen ile Altona arasındaki meridyen yayının ölçülmesi sırasında
(1821,1824), Gussu, geodezi çalışmalarında ışıklı işaretler verebilmek için,
kendi adını taşıyan Helyotropu tasarladı. Optik alanında, eksene yakın ışık
ışınları için düzenlenmiş merkezi optik sistemlerinin genel teorisini kurdu.
Elektrikle özelIikle magnetizma ile ilgilendi, bu alanda magnetometreyi icat
etti. Ve Resultate Aus Den Beabochtungen Des Manetischen Vereins (Yer
magnetizmasının genel kuramı) (1839), adlı eserinde, magnetizmanın, matematik
teorisini formülleştirdi. Suclides’ci olmayan hiperbolik geometrinin keşfinde,
bu konuda hiç bir şey yayımlamamış olmakla birlikte, Gauss, Balyai ve
Labocewsky’den önce çalışmalar yapmış ve başarı sağlamıştı.
Bir Alman matematikçisi olan David Hilbert, 1862 yılında Königsberg’de doğdu. 1895 ile 1929 yılları arasında Göttingen Üniversitesinde profesörlük yaptı. Yirminci yüzyılın başlarında, Alman matematik okulunun önderi sayılır. 1897 yılında cisim kavramını ve cebirsel sayılar cisminin kuramını kurdu. 1890 yıllarındaki ilk çalışmaları sırasında, cebirsel geometri ve modern cebirde önemli bir rol oynayan çokterimli idealleri kuramının temellerini atarak, invaryantlar kuramının temel kanunlarını ortaya koymayı başardı. 1899 yılında, geometrinin temelleri üstüne araştırmalarının bit sentezi olan “Geometrinin Temelleri” adlı eserini yayınladı. Bu, matematiğin çeşitli bölümlerinde aksiyomlaştırma amacına yönelen birçok verimli çalışmaya yol açtı. Somut görüntülere başvurmaktan kaçınan Hilbert, noktalar, doğrular ve düzlemler diye adlandırdığı “Üç nesne sistemini” matematiğe soktu. Ne oldukları kesin olarak gösterilmeyen bu nesneler, beş grupta toplanmış yirmi bir aksiyomla açıklanan bazı ilişkiler ortaya koyar. Ait olma, sıra, eşitlik veya denklik, paralellik ve süreklilik aksiyomu bunlardandır. Bundan sonra, aksiyomlardan birinin veya öbürünün doğrulanmadığı geometriler kurdu. Temel terimleri kendilerine aksiyomlarla yüklenen özelliklerden başka özelikleri bulunmayan mantıksal varlıklar olarak ele aldı. Klasik matematiği savunmak ve ondaki apaçıklığı göstermek için Brouwer ile giriştiği tartışmalar, matematikte geniş biçimli incelemelere yol açtı. 1943 yılında Göttingen’de öldü.